Eşlerden birinin ölümüyle evlilik sona erer. Ancak aile konutunun hukuki önemi her zaman ölümle birlikte ortadan kalkmaz.
Özellikle sağ kalan eşin, Türk Medeni Kanunu'nun 652. maddesi uyarınca eşlerin birlikte yaşadığı konutun miras hakkına mahsuben kendisine özgülenmesini istemesi hâlinde önemli bir soru ortaya çıkar:
Mirasbırakanın ölümünden sonra, daha önce birlikte yaşanan taşınmazın “aile konutu” olduğunun ayrıca tespiti istenebilir mi?
Yargıtay'ın cevabı açıktır: Evet.
Üstelik bazı uyuşmazlıklarda bu tespit, sağ kalan eşin miras hukukundan doğan hakkını kullanabilmesi için belirleyici hâle gelebilmektedir.
Aile konutu, eşlerin evlilik birliği içerisinde ortak yaşamlarını sürdürdükleri, yaşam faaliyetlerini yoğunlaştırdıkları ve aile hayatlarının merkezi hâline getirdikleri konuttur.
Bir taşınmazın aile konutu olup olmadığının belirlenmesinde yalnızca tapu kaydı veya nüfus adresi esas alınmaz. Asıl önemli olan fiilî yaşam olgusudur.
Eşlerin nerede birlikte yaşadığı, hangi konutu ortak yaşam merkezi hâline getirdiği; elektrik, su, doğalgaz gibi abonelik kayıtları, yerleşim yeri kayıtları, tanık anlatımları ve gerektiğinde mahallinde yapılacak keşif gibi delillerle ortaya konulabilir.
Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.04.2024 tarih, 2023/5662 E., 2024/2723 K. sayılı kararında uyuşmazlık, taşınmazın mirasbırakanın ölüm tarihinde aile konutu olup olmadığı üzerinden değerlendirilmiştir.
Bu nedenle ölümden sonra açılacak davada talebin zaman bakımından doğru kurulması önemlidir:
“Taşınmazın mirasbırakanın ölüm tarihi itibarıyla aile konutu olduğunun tespiti.”
Buradaki hukuki ihtiyaç çoğunlukla TMK m.652 nedeniyle ortaya çıkar.
Bu düzenleme uyarınca eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında eşlerin birlikte yaşadıkları konut veya ev eşyası bulunuyorsa sağ kalan eş, bunlar üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir. Haklı sebepler varsa mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınması da gündeme gelebilir.
Dolayısıyla birbirinden ayrılması gereken iki mesele vardır:
Birinci mesele: Taşınmaz gerçekten aile konutu mudur?
İkinci mesele: Aile konutu sağ kalan eşe TMK m.652 kapsamında özgülenmeli midir?
İşte uygulamadaki kritik ayrım budur.
Aile konutunun tespiti ile konutun sağ kalan eşe özgülenmesi aynı dava değildir.
Evet.
Bu konuda oldukça önemli bir karar, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.06.2021 tarih, 2021/418 E., 2021/4910 K. sayılı kararıdır.
Yargıtay, ölüm nedeniyle evlilik birliğinin sona ermiş olmasının tek başına tespit talebini anlamsız hâle getirmediğini; sağ kalan eşin TMK m.240 ve m.652 hükümlerinden doğan haklarını kullanabilmek amacıyla aile konutunun tespitini istemekte hukuki yararı bulunduğunu kabul etmiştir. Mahkemenin tarafların delillerini toplaması ve gerektiğinde keşif yaparak aile konutu niteliğini araştırması gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2023/5662 E., 2024/2723 K. sayılı 22.04.2024 tarihli kararı da aynı yaklaşımı sürdürmektedir. Kararda sağ kalan eşin TMK m.652'deki hakkını kullanabilmesi bakımından aile konutunun tespitini istemekte hukuki yararının bulunduğu kabul edilmiştir.
Dolayısıyla hukuki yararın kaynağı yalnızca geçmişteki evlilik ilişkisi değildir.
Hukuki yarar, aile konutu niteliğinin bugün kullanılacak somut bir miras hakkının ön koşulunu oluşturmasından doğmaktadır.
Mirasbırakanın ölümünden sonraki uyuşmazlık bakımından davacı, kural olarak sağ kalan eştir.
Çünkü TMK m.652'nin sağladığı özgüleme hakkından yararlanacak kişi sağ kalan eştir.
Ancak dava dilekçesinde yalnızca “mirasbırakanın eşiyim” denilmesiyle yetinilmemesi gerekir. Davacının neden tespit istediğinin de ortaya konulması önemlidir.
Örneğin sağ kalan eş tarafından TMK m.652 kapsamında özgüleme davası açılmışsa bu dosyanın esas numarasının belirtilmesi, tespit davasındaki güncel ve somut hukuki yararı açıkça ortaya koyacaktır.
Mirasbırakanın ölümünden sonra açılan aile konutunun tespiti davasında taraf teşkili özellikle önemlidir.
Tespit sonucunun tereke ve diğer mirasçıların hak alanını etkilemesi nedeniyle dava, somut olayın özelliklerine göre mirasbırakanın diğer yasal mirasçılarına karşı yöneltilmelidir.
Bu nedenle dava açılmadan önce güncel mirasçılık belgesinin incelenmesi ve taraf teşkilinin buna göre sağlanması gerekir.
Mirasçılardan birinin unutulması, basit bir isim hatasının ötesinde usulî sorunlara yol açabilir. Miras hukukunda bazen bütün bina sağlamdır ama bir tuğla eksiktir; taraf teşkili o tuğlalardan biridir.
Burada iki ayrı davayı birbirinden ayırmak gerekir.
Aile konutunun aile konutu olduğunun tespiti bakımından görevli mahkeme Aile Mahkemesidir.
Buna karşılık TMK m.652 kapsamında konut ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesi miras hukukuna ilişkin olup görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir.
Bilimsel çalışmalarda aktarılan Yargıtay uygulamasında da bu ayrım açık biçimde yapılmaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 20.12.2004 tarih, 2004/13563 E., 2004/15270 K.; 13.04.2004 tarih, 2004/3897 E., 2004/4674 K. ve 23.03.2009 tarih, 2009/20607 E., 2009/5359 K. sayılı kararları bu görev ayrımına dayanak gösterilmektedir.
Kısaca:
Tespit → Aile Mahkemesi
Özgüleme → Sulh Hukuk Mahkemesi
Uygulamadaki en önemli meselelerden biri budur.
Sağ kalan eş doğrudan Sulh Hukuk Mahkemesinde TMK m.652 kapsamında özgüleme davası açmış olabilir. Fakat diğer mirasçılar taşınmazın aile konutu olduğunu kabul etmiyorsa, Sulh Hukuk Mahkemesinin önünde çözülmesi gereken başka bir uyuşmazlık ortaya çıkar.
Bu durumda aile konutu niteliğinin görevli Aile Mahkemesinde belirlenmesi gerekir.
Sulh Hukuk Mahkemesi, davacıya Aile Mahkemesinde aile konutunun tespiti davası açması için süre verebilir.
Tespit davası açıldıktan sonra da devreye bekletici mesele kurumu girer.
HMK m.165'te düzenlenen bekletici sorun kurumu, görülmekte olan bir davada hüküm verilebilmesinin başka bir davanın veya hukuki ilişkinin sonucuna bağlı olması hâlinde gündeme gelir.
Aile konutu uyuşmazlığında bunun klasik örneği şöyledir:
Aile Mahkemesi: “Bu konut, murisin ölüm tarihinde aile konutu muydu?”
Sulh Hukuk Mahkemesi: “Bu aile konutu sağ kalan eşe TMK m.652 uyarınca özgülenmeli mi?”
İkinci sorunun sağlıklı biçimde cevaplanabilmesi, ilk sorunun cevabına bağlı olabilir.
Bu nedenle Aile Mahkemesinde açılan aile konutunun tespiti davasının, Sulh Hukuk Mahkemesindeki özgüleme davasında bekletici mesele yapılması gerekir.
Nitekim incelediğimiz öğretide Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.11.2008 tarih, 2008/12535 E., 2008/14964 K.; 27.02.2008 tarih, 2008/2065 E., 2008/2395 K.; 01.05.2008 tarih, 2008/6150 E., 2008/6178 K.; 18.10.2006 tarih, 2006/6016 E., 2006/14210 K.; 13.07.2009 tarih, 2009/3377 E., 2009/13956 K. ve 03.03.2010 tarih, 2010/2200 E., 2010/4021 K. sayılı kararlarının bu yönde olduğu belirtilmektedir.
Böylece aynı taşınmaz hakkında iki ayrı mahkemenin birbirleriyle bağdaşmayan hukuki kabuller üzerinden hüküm kurması önlenir.
Hayır. Aile konutunun tespiti davası bakımından dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuğa başvurulması dava şartı değildir.
Burada özellikle “taşınmazla ilgili her dava artık arabuluculuğa tabi” şeklindeki yaygın fakat hatalı genellemeden kaçınmak gerekir.
6325 sayılı Kanun m.18/B ile 1 Eylül 2023'ten itibaren kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar, taşınır ve taşınmazların paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin uyuşmazlıklar, Kat Mülkiyeti Kanunu'ndan ve komşuluk hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklar dava şartı arabuluculuk kapsamına alınmıştır. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığının güncel açıklaması da kapsamı bu şekilde göstermektedir. (Adalet Bakanlığı Arabuluculuk)
Aile konutunun tespiti davası bu sayılan dava şartı arabuluculuk kategorilerinden değildir.
Üstelik dava, özü itibarıyla aile hukukundan kaynaklanan bir tespit davasıdır. Buradaki amaç bir para alacağının tahsili veya ortaklığın giderilmesi değil, belirli bir konutun hukuki niteliğinin mahkeme kararıyla belirlenmesidir.
Bu nedenle dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk son tutanağı alınması gerekmez.
Burada bir ayrıntı önemlidir: “Zorunlu arabuluculuğa tabi değildir” ile “hiçbir şekilde arabuluculuk yapılamaz” aynı şey değildir. Arabuluculuk Daire Başkanlığı da arabuluculuğun esas itibarıyla tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarında mümkün olduğunu, dava şartı arabuluculuğun ise kanunun özel olarak öngördüğü alanlarda söz konusu olduğunu açıklamaktadır. (Adalet Bakanlığı Arabuluculuk)
Bu nedenle aile konutunun tespiti davasında güvenli hukuki ifade şudur:
“Dava, dava şartı arabuluculuğa tabi değildir.”
Hayır.
Bu ayrım özellikle önemlidir.
2023 değişikliklerinden sonra taşınmazın devrine veya taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak kurulmasına ilişkin uyuşmazlıkların ihtiyari arabuluculuğa elverişli olduğu açıkça düzenlenmiştir. Ancak bir uyuşmazlığın arabuluculuğa elverişli olması ile arabuluculuğun dava açmadan önce zorunlu olması tamamen farklı kavramlardır. Adalet Bakanlığının eğitim materyali de bu ayrımı açıkça ortaya koymaktadır. (Adalet Bakanlığı Arabuluculuk)
Dolayısıyla:
Arabuluculuğa elverişlilik ≠ dava şartı arabuluculuk.
Bu ayrım gözden kaçırılırsa gereksiz arabuluculuk başvuruları yapılabildiği gibi, tersine gerçekten zorunlu olan bir uyuşmazlıkta başvuru yapılmaması da davanın usulden reddine neden olabilir.
Aile konutunun tespitinde tek bir delile bağlanmak doğru değildir.
Özellikle şu deliller önem taşıyabilir:
tarihçeli yerleşim yeri ve nüfus kayıtları,
elektrik, su, doğalgaz ve benzeri abonelik ve tüketim kayıtları,
tapu kayıtları,
belediye ve numarataj kayıtları,
komşu ve yakınların tanıklıkları,
eşlerin fiilen nerede yaşadıklarını gösteren diğer belgeler,
gerektiğinde mahallinde keşif.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2021/418 E., 2021/4910 K. sayılı kararında da delillerin toplanması ve gerektiğinde keşif yapılarak aile konutu niteliğinin belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
2024 tarihli kararda ise aile yaşamının ağırlıklı olarak dava konusu taşınmazda sürdürülmesi üzerinde durulmuş; farklı bir yerde zaman zaman kalınmasının tek başına aile konutu niteliğini ortadan kaldırmayacağı kabul edilmiştir.
Hayır.
Bu da uygulamada sık karıştırılan bir noktadır.
Evlilik devam ederken TMK m.194 kapsamında gündeme gelen aile konutu şerhi, aile konutunun korunmasına yönelik bir mekanizmadır.
Mirasbırakanın ölümünden sonra TMK m.652 hakkının kullanılabilmesi amacıyla açılan aile konutunun tespiti davası ise farklı bir hukuki amaca hizmet eder.
Burada sağ kalan eşin temel amacı tapuya koruyucu şerh konulması değil; mirasbırakanın ölüm tarihinde söz konusu taşınmazın aile konutu niteliğini taşıdığının yargısal olarak belirlenmesidir.
Bu nedenle dava dilekçesindeki talep sonucunun da uyuşmazlığın gerçek amacına uygun kurulması gerekir.
Örneğin:
“Dava konusu taşınmazın, mirasbırakanın ölüm tarihi itibarıyla muris ile sağ kalan eşin birlikte yaşadıkları aile konutu olduğunun tespitine...”
şeklindeki bir talep, uyuşmazlığın niteliğini çok daha doğru ortaya koyacaktır.
Uygulamadaki süreci en yalın biçimde şöyle özetlemek mümkündür:
Mirasbırakanın ölümü → Sağ kalan eşin TMK m.652 hakkını kullanmak istemesi → Aile konutu niteliğinin çekişmeli hâle gelmesi → Aile Mahkemesinde aile konutunun tespiti davası → Sulh Hukuk Mahkemesindeki özgüleme davasında bu dosyanın bekletici mesele yapılması → Tespit hükmünün sonucuna göre özgüleme talebinin karara bağlanması.
Bu sistem ilk bakışta iki ayrı dava nedeniyle dolambaçlı görünebilir. Ancak görev ayrımının amacı, aile hukukuna ilişkin aile konutu niteliğini Aile Mahkemesinin; miras hukukuna ilişkin özgüleme sonucunu ise Sulh Hukuk Mahkemesinin değerlendirmesidir.
Evlilik, eşlerden birinin ölümüyle sona erer. Fakat eşlerin birlikte kurduğu yaşam alanının hukuki önemi aynı anda buharlaşmaz.
Sağ kalan eşin TMK m.652'den doğan haklarını kullanabilmesi için, eşlerin birlikte yaşadığı konutun mirasbırakanın ölüm tarihinde aile konutu olduğunun tespiti gerekebilir.
Bu durumda;
davayı sağ kalan eş açabilir, diğer mirasçıların davalı olarak gösterilmesi gerekir, tespit bakımından Aile Mahkemesi görevlidir, sağ kalan eşin TMK m.652 hakkı nedeniyle hukuki yararı bulunmaktadır, Aile Mahkemesindeki tespit davası Sulh Hukuk Mahkemesindeki özgüleme davasında bekletici mesele yapılabilir ve aile konutunun tespiti davası dava şartı arabuluculuğa tabi değildir.
Bir başka ifadeyle mesele yalnızca “bu evde kim oturuyordu?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, sağ kalan eşin ortak hayatın merkezi olan konut üzerindeki kanuni miras hakkını hangi usulle koruyabileceğidir.
Av. Onur Küçükyetim
Adana
Not: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacı taşımaktadır. Her somut olay; taşınmazın mülkiyet durumu, mirasçılık belgesi, aile konutunun fiilî kullanımı, tarafların talepleri ve mevcut diğer davalar birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır.